Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Son Dakika Haberler
Ziyaretçi Defteri
HAFTANIN VİDEOSU: AŞK (GidiLele)


Get the Flash Player to see this player.

Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün252
mod_vvisit_counterDün301
mod_vvisit_counterToplam261069
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 3 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

 Erganili kutlu şaire…

 

Doç. Dr. Alâattin Karaca 

        

Ey kutlu şair!... Beni ecdadımla, beni toprağımla, beni tarihimle, beni evimle tanıştıran… Kuruyan köklerimi sulayan, boşluktaki gövdemi köke bağlayan. Ben ki yıkımların farkında değildim, neyi yitirdiğimi bilmezdim, neyi bıraktığımı, neyi terk ettiğimi… Toprağı kazdın ve sanki uykuya yatmış ashab-ı kehfi, yedi uyuyanımı uyandırdın, yıkım öykümü anlatarak sarstın beni. Sarsıldım, titredim, hüzün yağmurlarıyla yıkandım… Bilincim uyandı, gönlüm bileylendi, arındım, umutlandım. Ama esrar savuruyor bu değişim rüzgârları, başım dumanlanıyor, pembe rüyalarındayım çağdaş dünyanın, kesik danslarla kendimden geçtim. Senin de dediğin üzre; ben İbrahim’in çağında yaşamıyorum. İbrahim, putları devirecek azme, bilince ve güce sahipti. Ama ben, bırak putları devirmeyi, neyin put olduğunun bile farkında değilim, putlar içre, putlarla yaşıyorum, üstelik putlarla yaşadığımı bilmeden… Gözlerimin önünden sanal dünyalar akıyor sürekli. Televizyonlardan, bilgisayar ekranlarından akan görüntüler, renkli… Sonra bir müzik, metalik tuş sesleri, kulaklarımda çınlıyor, zıplıyor durmadan… Akıyor, akıyor, hep akıyor… Ben de akıyorum onlarla beraber. Renkli sahneler, renkli kâğıtlar, metalik tuşlar, düğmeler, sesler, biteviye… Cep telefonları, soğuk sesler, buyurgan, donuk, boğuk, ruhsuz… Karınca sürüsü gibi harfler, sanal harfler, karınca sürüsü gibi kara, eciş bücüş, koşarak giden, şuursuzca akan karıncalar gibi gözlerimin önünde… Işıklı görüntüler, karınca sürüleri gibi harfler, metalik sesler arasında belleğim yüzüyor, başıboş. Anımsamıyorum, anımsayamıyorum bu hızla uçan görüntü ve sesler ortasında hiçbir şeyi. Çocukluğumda yaşadığım köyler geliyor gözümün önüne ya, sonra uçup gidiyor, kayboluyor aniden yine. Toparlayamıyorum, düzene sokamıyorum görüntüleri; dedemi, babamı, bahçeli bir köy evini, altında oturup, çocuk radyosu programını dinlediğim dut ağacını… Cuma günleri sabah radyoda dinlediğimiz halk hikâyeleri yer etmiş nedense biraz belleğimde… Hani o, kavalıyla, tuz yalamış koyunları dereden su içirmeden geçirmeye çalışan, geçirirse sevdiğine kavuşacak olan çobanın aşk öyküsü var ya onu. Çoban tam dereden geçirirken koyunları, kaval, inlemesiyle yüreğimi delerdi sanki, kara koyunun suya hamlesiyle âdeta ölümün sınırlarına gelirdim… Yüreğim duracak gibi olurdu. Bağırmak, bağırmak isterdim. Ey kara koyun sakın içme suyu diye… Ellerime, ellerimin hareketine engel olamazdım. Sanki kara koyun önümde de onu uzaklaştırmaya çalışıyorum dereden. İşte o kadar. Evet, sonra kararıyor perde. Kayboluyor yine görüntüler, sesler kesiliyor. Belleğim bulanıyor… Ey kutlu şair, böyle bir dünyadayız işte biz: Işıltılı ama karanlık, renkli ama donuk… Sonra bir uyurgezer gibiyiz, yaşamıyor gibi yaşıyoruz… Öylesine hızla akıyor ki her şey… Başımız dönüyor sürekli… Hani sen bir şiirinde;

 

Ey yeşil sarıklı hocalar bunu bana öğretmediniz

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz

Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim

Bunu bana söylemediniz

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler

Bunu bana öğretmediniz

Kardeşim İbrahim bana mermer putları

Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım

Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini

nasıl sileceğimi öğretmediniz

 

diyordun ya. Sen İbrahim’in kardeşin olduğunu biliyorsun hiç olmazsa. Ben, İbrahim’in kardeşim olduğunu dahi anımsamıyorum. İbrahim’in kim olduğu hakkında bir fikrim yok. Sonra sen mermer putlardan bahsediyorsun. Ben bilmiyorum mermer putları bile. Sonra kâğıt nedir?... Ben kâğıt tanımıyorum, bir beyaz ekran gördüğüm ve ekranda akıp giden harfler… Dedim ya, beyaz ışıklı bir ekranda harfler, görüntüler akıp duruyor gözümün önünde sürekli… Başım dönüyor, ışıklı bir rüyada gibiyim… Şimdi bana söyle ey kutlu şair, ben ekrandakileri nasıl sileceğim? Delete tuşuna basıyorum… Siliniyor, ama yine çıkıyor, yüzlerce, binlerce, yeniden, sıralanıyorlar kara karıncalar gibi, beynime üşüşüyorlar… Ben siliyorum onlar çıkıyor, siliyorum, çıkıyorlar… Söyle, nasıl sileceğim onları?... Hani bir şiirinde “Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı” diyordun ya… Benim gözlerimin önünden yalnızca ışık parıltıları geçiyor.. Yeşil ne ey şair, bunu ben bilmiyorum, tanımıyorum o rengi… Gökte gördüğüm gri dumanlar, yerde sarı, kirli, çorak toprak… Toprak da değil bu; zift, toprağa bulanmış katran!.. Gerçekten yeşil nasıl bir renk?… Çocukluğumdaki dut ağacını anımsıyorum hayal meyal… Gözlerimi dinlendiren, serin yaprak rengi… Yeşil o olmalı… Kan çanağına dönmüş gözlerime değsin isterdim şimdi serinliği o rengin. Beynimin dumanlarını dağıtmalı, çatlamış dudaklarıma değmeli gölgesi… Yeşilin çağı? Ne zamandı? Nasıldı? Bana anımsat, anımsat yeşili, toprağın gerçek rengini, gökyüzünün maviliğini bana anımsat ey şair!...

 

Anılarında memleketini anlattın bana, şiirlerinde, öykülerinde… Dicle’yi, Fırat’ı, Diyarbakır’ı,  Piran’ı, doğduğun Ergani’yi… Hani şu yıkılan, terk edilen eski Ergani’yi, dağın doruğundaki kenti…  Pazarlarında gül alınıp gül satılan, sarı gül, kırmızı gül bahçeleriyle çevrili Ergani’yi, sonra üzüm bağlarını… Zülküfül Makamını, dağ başındaki o haşmetli mekânı… Sarnıcın serinliğini, sularının Kabe’ye akışını… Anlattıklarını aklımda tutarak, görmek umuduyla gittim doğduğun kasabaya, Ergani’ye, bir gül mevsiminde, sizin ‘gülan’ dediğiniz ayda… Hani bir şiirinde “Çocukluğun güllerin kasabasıydı sanki/Baharda anne ve gül çifte aynaydı sana” diyordun ya… Ben de o dizelerde tasvir ettiğin çocukluğunun kasabasını bulmak umuduyla düştüm yola. Ey kutlu şair, gözlerime inen perdeden mi nedir, gri gök ve kirli toprak renginden başka bir şey göremedim yine, göremedim doğduğun kentte, anlattıklarını… Gül bahçelerinin yerinde kirli, sarı renkli beton evler yükselmiş, eğri büğrü… Ben, senin anlattığın gibi, kahvelerinde “Gül suyu damıtılmış çay içen insanlar” bulmayı umuyordum. Çünkü sen; “Gül dağıtır/Gül satarlar/(…) Her evin penceresinde dizili gül şişeleri” demiştin, her baharda birbirinizi güllerle döğdüğünüzü, taş yerine birbirinize gül fırlattığınızı, saçlarınızı gül suyuyla yıkadığınızı, kitaplarınızın arasında okullara gül taşıdığınızı söylemiştin, bir gül diyarıydı tasvir ettiğin… Onları aradım Ergani sokaklarında, anlattığın gül diyarını. Asmaları aradım geçtiğim yollarda; bağları, bağbozumu günlerini… Yeşil asma yaprakları değer diye umut etmiştim gözlerime… Değer de yorgun gözlerime can gelir, kalbim arınır, ruhum yeşille yıkanır sanmıştım… Ama, tozlu yollar, gri gök, beton duvarlar buldum ve yorgun insanlar, donuk yüzler, sokak kenarlarında kümelenmiş yılgın ve umarsız adamlar, anlamsız ve boş gözlerle yere bakıyorlardı. Tasvir ettiğin mermer putlar bunlar olmalı, ne yana dönsem Ergani’de yolumun üzerine hep onlar çıktı; o beton evler, o gri gök, o kirli, zifte bulanmış toprak… Bunaldım, bunaldım, nefesim daraldı ey şair. Oysa ben, kirlenen kalbimin arınacağını, yüreğimin temiz dağ havasıyla dolacağını ummuştum… Gözlerim karardı, umudum tükendi, kanatlarım kırıldı… Sonra belki aradığımı Zülküfül Dağı’nda bulurum diye, oraya yöneldim. Umutla tırmandım Zülküfül Dağı’na bir ikindi serinliğinde… Harabe hâlinde de olsa, evleri, yıkılmış camiyi, eski Ergani’yi orada bulmak umuduyla, yüreğim pır pır ederek dağa çıktım, huzura vardım… Gördüğüm kuru, çorak boş bir arazi… Betonla örülmüş Zülküfül Makamı… Oysa aradığım bir mağaraydı, ışıktan kamaşmış gözlerimi orada dinlendirecek, yanan kalbimi söndürecek, şu esrar savuran rüzgârlardan kaçıp oraya sığınacaktım. Bir ev izi aradım sonra, o evler arasında yatay bir hiyeroglif gibi yere uzanmış yıkılmış bir ev ve bu evin ortasında göğe doğru uzanmış bir çift el… Hani “İz” adlı öykünde anlattığın ev var ya, evinin yıkılmasını engellemeye çalışan, kasabayı sonuna değin terk etmeyen, direnen yalnız adam var ya,  onu işte… Bir iz, bir işaret, bir anıt aradı, bir umut, geleceğe dair bir umut aradı gözlerim… Bulamadım, bulamadım ve karanlığıma gömüldüm yeniden… Başımın üstünde gri gök, ayağımın altında kirli toprak... Dönüyorum, başım eğik, kanadı kırık bir kuş gibi!...

            Bir de duydum ki, evinizin önündeki dut ağacını da kesmişler ey kutlu şair.

            Şimdi sen söyle: Biz nere gidelim?

Dut ağaçlarının kesilmediği bir ülke var mı?

Sonra senin kesilmiş olsa da bir dut ağacın var!...

Belleğinde bir dut ağacı gölgesinin serinliği var…

Kulaklarında yapraklarının uğultusu…

Benim dut ağacım da yoktu…

Belleğim gölgesiz…

Kulaklarımda yeşil yaprak uğultusu yok.

Aradığımı doğduğun kasabada bulurum sanmıştım…

Gül bahçelerini, yeşili, üzüm bağlarını, evinizin önündeki dut ağacını…

Bulamadım!..

Şimdi sen söyle bana, nere gideyim?...

Son Güncelleme (Cuma, 08 Temmuz 2011 13:14)

 
Author of this article: Alâattin Karaca

Hava Durumu

Click for Diyarbakır, Türkiye Forecast