Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
Haftanın Videosu: Sezai KARAKOÇ Konuşuyor


Get the Flash Player to see this player.

Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün40
mod_vvisit_counterDün333
mod_vvisit_counterToplam291288
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 5 konuk çevrimiçi
Kitap Yurdu
Site İçi Arama

TERÖRİST İSRAİL DEVLETİNİ ŞİDDETLE VE NEFRETLE KINIYORUZ.
 
1960’lı yıllar yoksulluk ve yoksunluk yıllarıydı. Ulaşım, iletişim, her şey sınırlıydı. Bir yerden bir yere gitme, bir yere bir şeyler gönderme veya oradan getirtme çok nadir yapılabiliyordu. Çocuktum. O zamanlar Ergani’den Çermiğe Faho dedemlere (Fahri Değirmenci, 1906-1999) eşekle gidip gelmek (mesafe 35 km.) muazzam bir değişiklikti benim için. Farklı yerleri, farklı insanları, farklı şeyleri görmemin etkisiyle bu seyahatlerim tam bir şenlik havasında geçerdi.

1964(?) yılı yaz tatilinde yine böyle Çermik’te dedemleri ziyaretteyken annemin dayısının oğlu Kamber Sümbül beni çalıştığı çömlek yapım yerine götürmüştü. Çömlek yapım yeri Çermik –Siverek karayolunun alt kısmında 27 Mayıs İlkokulu’ndan sonra bahçelerin kenarında bir yerdeydi. Çömlekçi atölyesinin sahasında çamurdan yapılmış çeşitli nesneler sıra sıra, boy boy dizilmişti. Ve ben hepsini hayranlıkla izlemiştim.

Çermik'te eskiden çanak çömlek atölyelerine karxanê (karhana), bu işi yapanlara ise karxanêci deniliyordu. Hatırladığım kadarıyla Çermikte sadece bir karxanê vardı. İlkokulun hemen yakınında karxanê’nın sahasında iki adet çamur havuzu vardı. Birinci havuzda killi toprağa su katılıp çamur yapılıyordu. Sonra hazırlanan bu çamur içindeki taş ve yabancı cisimlerden ayıklanarak ikinci havuza aktarılıyordu. İkinci havuzda ekşimesi ve kalınlaşması için çamur 2-3 gün bekletiliyordu. Hebene (su testisi) veya su küpü yapılacağı zamanlar çamurun içine belli oranda içilecek suyu serin tutsun diye tuz katılırdı. Bekletilme süresinde havuzun üzeri naylonla kapatılıp üstüne çalı çırpı, saman gibi şeyler konulup kapatılarak üzerinden geçilmesi, içine insan ve hayvanların düşmesi engellenirdi. Esas atölye havuzların yüz metre ilerisindeydi. Her yıl yaz mevsimi gelmeden kırmızı çamurun yapılacağı sakızlı özel toprak Çermiğin Nişinik (Petekkaya) köyünden eşeklerle getirilirdi. İmalata genelde Nisan ayında başlanırdı. Çamurlar havuzlardan tenekelerle elle veya teşkereyle karxanê’ye taşınır ve burada yeniden yoğrulup kullanıma hazır hale getirilirdi. Aynı fırınlardaki ekmek hamuru gibi ayakla yoğrulurdu.

Karxanê’deki tezgâhta iki tane çark vardı, altta tahtadan yapılmış ve kayışla bağlı teker gibi yuvarlak bir şey vardı ve ayakla vurularak dönmesi sağlanırdı. Üst tarafta ise killi çamurun işlenmiş halinin konulduğu daha küçük dönen yuvarlak bir diskin üstüne konularak elle işlenmeye başlanırdı. Ellerle çamura bir şekil verilirdi, dış kenarlara süs yapılması içinde küçük çivi veya tahta parçacıkları ile çamur dönerken çizim yapılırdı.

Yapılan ürünler çok çeşitliydi. En çok küp yapılırdı. İrili ufaklı küplere genel olarak cer denilirdi. Ayrıca talep ve ihtiyaca göre küpler boyanıp sırlanarak yeşil küp üretimi de yapılırdı. Sırlı yeşil küpler genelde yağ, kavurma ve pekmez küpü olarak kullanılırdı. Küplerin dışında hebene (su testisi) çok üretilirdi. Hebene’nin daha küçüğüne xıllik (hıllik) deniyordu. Ayrıca güveç, havan (sarımsak döveceği), saksı, kumbara ve lüllük (bir nevi düdük) de yapılırdı.

Biçimlenen, yapılan çanak çömlekler önce günlerce güneşin altında bekletilip kuruması sağlanırdı. Sayı olarak yeterli miktara ulaşılınca fırında fırınlandırılır, yani pişirilirdi. Fırın iki bölümden oluşuyordu. Fırının alt kısmında yanması için odunlar, üst kısmında, onlarca deliği olan yere önce küpler sonra sırayla büyüklüğüne göre güneşte kuruyan çömlekler dizilirdi ve ardından da fırın yakılırdı. Çermikliler yükselen dumanı görünce; “Yine karxanê’nin dumanı çıkıyor ha…” diye kendi aralarında konuşurlardı. Yakma işi en az 7-8 saat sürerdi. Ardından birkaç gün fırın ve fırın içindeki üretilen eşyaların soğuması için beklenirdi. Soğumadan sonra ürünler fırından çıkarılıp çarşıda satışı yapan dükkâna teslim edilirdi.

Karxanê’nin sahibi ve ustası Ocak Mehmed adında yaşlı bir amcaydı. Anlatılanlara göre atölyeyi Ermeniler kurmuş. 1915 soykırımından sonra karxanê boş kalınca Ocak Mehmed çalıştırmaya başlamış. Ocak Mehmed’in Agop isminde bir Ermeni ustası varmış. Yanında çırak olarak çalışarak çömlekçiliği ondan öğrenmiş.

Çömlekçiliğin tarihi çok eskidir. İnsanların göçebe toplumdan yerleşik düzene geçişiyle çömlek yapımına başlanmıştır. Arkeolojik kazılardaki buluntular bunun kanıtıdır. Örneğin Ergani’nin Hîlar köyünde bulunan Qotê Ber Çem (Çayönü) höyüğünde yapılan arkeolojik kazılarda kilden yapılmış çok sayıda nesne çıkmıştır. Ayrıca Diyarbakır -Ergani Karayolu üzerindeki Ekinciler köyüne yakın büyük bir höyüğün yakınında yer alan Girikihacıyan höyüğünde (Hacılar Tepesi) MÖ. 6000-5000 yıllarına rastlayan çömlekli neolitiğe ait yığma duvarlar, boyalı çömlekler bulunmuştur. Burada Prof. Dr. Halet Çambel yönetiminde, P.C. Watson tarafından yapılan çalışmalarda höyükte moloz taş duvar kalıntıları, çakmaktaşı, doğal cam, kemik araçlar ve tek renkli çanak çömleğin yanı sıra Teli Halaf çanak çömleğine de rastlanmıştır. Bu buluntulara dayanarak çömlekçiliğin günümüzden 10.000 yıl önce başladığını ve çıkış yerinin Kuzey Mezopotamya olduğunu söyleyebiliriz.

Çömlekçiliğin çıkış yeri de önemli bence. Bu nedenle, iki alıntıyla çömlekçiliğin çıkış noktasına bir mim koymakta fayda var. Jacquett Hawkes, The Atlas of Eariy Man (İlkel İnsanın Atlası) adlı yapıtında çömlekçiliğin ilk kanıtlarının Zağros bölgesindeki M.Ö. 7000'li yıllara ait tabakalardan sağlandığını; Mehrdad R. Izady ise, Bir El Kitabı KÜRTLER adlı kitabında hem Çayönü'nde hem de Ganj Dara'da (Kirmanşah yakınlarında), pişirilmiş çanak çömleğin (pişirilmiş küçük kil heykelciklerle birlikte) ilk kez MÖ.8. binyılda ortaya çıktığını, dayanıklı ve çok yönlü çanak çömleğin geliştirilmesi ev yaşamında bir devrim yarattığını ve bu teknolojinin diğer toplumlar tarafından da ısrarla aranmaya başlandığını, sonra büyük bir hızla komşu bölgelere yayıldığını ve 1000 yıldan az bir zaman dilimi içinde Ortadoğu'nun her tarafında yaygınlaştığını yazmaktadır. (Doz Yayınları, İstanbul-2004, s. 64.)
***
Çömlekçilik toprağın sanatsal evrimidir. Kil toprağın hünerli ellerde şekillenip çeşitli nesnelere dönüştürülmesidir. Bu dönüşümü çömlekçi gerçekleştirir. Çömlekçi ustası duygularını katarak çamura sevgiyle hüküm eder; killi çamura bulanmış elleriyle, sabırla, birbirinden güzel eserler yaratır. Yaratılan eser çanaktır, çömlektir. Su testileri, masaları süsleyen vazolar, pencereleri güzelleştiren saksılar, fırınlarda ya da ocaklarda yemek pişirmede kullanılan güveçler, kilerde kavurma ve yağların muhafaza edildiği, mahzende şarapların içinde bekletildiği küpler, çocukların çok sevdiği düdükler çömlekçilerin alın teri dökerek yarattığı eserlerden sadece birkaçıdır.

Bunları yapmak hiçte kolay değil, çömlekçilik çok zahmetli bir iştir. Emek ister, sabır ister, duygu ister, hüner ister. Toprağın sanatsal evrimi maalesef kolay oluşmuyor. Üretim için önce özel killi toprak temin edilecek, sonra topraktan uygun çamur hazırlanacak, hazırlanan çamur tezgâhlarda usta ve çırakların hünerli elleriyle biçimlenecek, biçimlenen nesnelerin bazılarının üzerlerine yazı ve şekiller çizilecek, biçimlenen ve resimlenen nesneler fırınlarda pişirilecektir. İhtiyaç dâhilinde bazıları boyanıp sırlanacaktır. Ve en son işlem olarak fırından çıkartılan nesneler kırılmadan atölye sahasında uygun yerlere tek tek dizilerek alıcılar için sergilenecektir. Bütün bunlar kızgın güneşin altında, toz, toprak ve çamur içinde yapılır.

Çömlekçilik çok eskiden itibarlı bir meslekti. Teknolojiye ve toplumsal gelişmelere yenik düştü. İtibarını yitirip kayıp meslekler listesinde yerini aldı. Günümüzde nostalji ve turistik eşya satıcıları için az da olsa çömlekçilik yapanlar var, ama eski ihtişamlı günleri çok geride kaldı. Çok şey gibi çömlekçilik “tarih oldu”. Nietzsche, haklı: “Derisini değiştirmeyi beceremeyen yılan ölür.”

Not: Katkıları nedeniyle Kamber ve Kamil Sümbül’e teşekkür borçluyum.

e-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
http://www.uzulmez.info/muslum

 
Soluk alma başkadır dağda. Çirkefin bulanık suları akmaz dağda. Bir başkadır dağ çağrısı. Geniş kırlar bazen mağaralar, bazen buz gibi sular, kuyular; serin vadiler ya da hayat hazinesi gibi koruluklar. Bilinirse eğer dağ saadeti, tepenin günün ilk ışıklarıyla ışımasıyla başlar. Kekik kokusu, pelin, papatya yada çam kokusu nefeste bir hayat gibidir dağda.

Dağ ki en çetin kaya orda. Dağ ki, göğsünü açar melteme de, poyraza da, lodosa da. Ve günün ilk ışıkları dağa vurur. Denizle göğün arasındaki münasebet, ovayla kırın arasındaki şifre en güzel dağda çözülür. Çobanla koyun ne ise, bağ ile dağ odur. Büyük kentin odunu söndüren dağdır. Dağın eriyen karı, sızan suyu ve çağlayanıdır. Ormandan fırlayan ceylan misali, avcının tüfeğinden kaçan tavşan yüreği, dolunayın ışıdığı gecelerde Jüpiter’e göz kırpan ateş böceği gibidir dağ insanı. Baharda badem çiçeği, güzde çilek çiçeği, kışın safvete yakındır dağ insanı. Kolaya kaçmayan, iğne ile kuyu kazan, cefakar dağ insanı...

Dağın soluğu başka, yolu başka, havası başkadır. İnişi var çıkışı var, yokuşu var, kayası var, dikeni var. Yaylalara giden yollar kıvrım kıvrımsa da orda gönüller başkadır. Dağda yüreğe bakış başkadır. Çoban değneğinin sihirli dokunuşunda, kuzuların meleyişinde dağ sevdası gizlidir. İlk tepe bir kapı, vadiler yatak, yaylalar uğrak; palamut, meşe, çam, ya da kaya gölgesi kucaktır dağda. Kendini arayan insanın, gönül erine kucak açışı bir başkadır dağın. Tefekkür en güzel dağda teeyyüt eder. Seyr-i şuunat dağa has bir keyfiyettir.

Güneş’in doğuşu, güneşin batışı, hatta kuşların uçuşu bile bir başka imajın tablolarıdır dağda. Kayalar kale gibi, burç gibi, çoban türküleri zafer şarkıları gibi, mağaralar çökmüş bir medeniyetin izleri gibi... Her kayanın ardı, her tepenin ardı yeni bir ülkeye açılan kapılar gibidir. Yeri göğü kucaklayan açılmış sayfalar, okunan kitaplar gibidir dağlar.

Hira özlemi, Tür-i Sina’daki sıcaklık, Ağrıdaki sır, Erciyes’teki duman, Makam Dağı’nda Zülküfül Nebii Zişan; dağ çağrısının bitip tükenmeyen mesajlarıdır. Dağ masalları, dağ şarkıları, dağ türküleri hep aynı mesajın izleridir.

Son Güncelleme (Pazar, 20 Nisan 2014 11:19)

 

Hava Durumu

Click for Diyarbakır, Türkiye Forecast