Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
HAFTANIN VİDEOSU


Get the Flash Player to see this player.

Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün93
mod_vvisit_counterDün140
mod_vvisit_counterToplam689190
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 6 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

Hava Durumu

PostHeaderIcon Yeni Eklenenler

PostHeaderIcon En Çok Okunanlar

PostHeaderIcon KALEMİN UCU

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

"Gerçeği söylemek değil, anlatmak güçtür." (Cenap Şahabettin)

Ruhumda bir devinim var, duyguların her rengi, düşüncelerin her tonu içimde dans ediyor. Açığa çıkarmak istiyorum, yansıtamıyorum. Cümlelerim sanki tutsak. Buruk bir tat, hüzün dolu bir dalga çarpıyor bazen. Belki de aradığım kelimeleri bulamamanın sancısıdır. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırmış. Doğru söz sahibini dokuz köyden kovarmış. Söz ola kese savaşı, Söz ola bitire başı/Söz ola ağulu aşı/Bal ile yağ ede bir söz… Demiş ya koca Yunus. Onun için içimde barınan, iç dünyamda korunan duygu ve düşünceleri lâtif cümlelerle söylemek istiyorum ki ekmek kadar leziz, su kadar aziz, gün kadar aydınlık olsun. Ziya olsun, ziyan olmasın.

Öyle cümleler kurmaylım ki çileye, azaba, hüzne özleme bir çare olsun. Son söz kadar riyasız olsun, muhatabıyla rezonansa geçsin. Benim ve okuyucunun gönlüne ferahlık, düşüncelerine berraklık getirsin. Her yazarın bu hassasiyeti göstermesi gerekmez mi? Toplumun huzur ve mutluluğunu bozan bazı hadislerde bu ince noktaları bilmeyen yazarların, yayıncıların payı yok mu? Her yazdıklarını vicdan, izan terazisiyle mi ölçüyorlar. Yoksa yazarlığı bu kadar kolay, ucuz mu zannediyorlar? Tahrik, abartı, kin, garez, tarafgirlik, yalan v.b. unsurları taşıyan ifadeleri kullanmak ciddi ahlâki bir sorun değil midir? Ya da ben aşırı duyarlık gösteriyorum.

Yazarı, yazmayı ve edebi metinleri çok mühimsiyorum. Hassasiyetim bundan da olabilir.   Goethe yazmayı sorunlarla, buhranlarla arasına bir mesafe koymak için yaptığını ifade eder. Acı çeken yazmakla acılarını dindirir derler. Fakat yazmak acı da çektirir, bu yönünü bilmek lazım. Şu satırlarla içimdeki hareketi bastırdım, duygu ve düşüncelerimi geçici olarak uyuttum gibi. Fikir yürütmeye devam ediyorum ama. Yazmalı mı, yazmamalı mı?  Yazacaklarım beni şaşırtacaksa, içimdeki cevelan pozitif bir dalga yayacaksa, hüzünler azalıp tebessümler çoğalacaksa, yeni yeni keşiflere sebep olacaksa niye yazmayayım. Pekiyi yazdıklarım okunmayacaksa, okunursa hiçbir tesiri olmayacaksa, kanaat ve gözlemin bu yönde ise yazmamalıyım mı? Sorular sizin, cevaplar benim olsun.  Neme lazım, temkinli olmalıyım. Kırk senenin hesabını da kalemim versin.

Ruhumda tepinen gerçekler, beynimde sabık düşünceler, gönlümde yeni, yepyeni, yesyeni duygular, anlatayım mı? Kendimden çıkabilsem,  o aklı bulabilsem,  hikmet’e vakıf olsam tamam ama anlatmak o kadar zor ki…  Altında kalmak ta o kadar kolay.

Kılca gam bend-i zebân erbâb-ı dile

Feholunmaz mı fem-i hâmedeki mûlardan.

Beytinde ne diyor Sâib; “kıl kadar küçük fakat ızdırap verici bir olay bile hassas olan gönül erbabını hemen ye’se düşürür. Bunu anlamak için yazdığın kalemin ucuna dikkat et, gözle görülmeyecek kadar küçük bir tüy kalemi yazmaz hale getirir.”

Kalem tecrübemle anladım ki bütün arzular, zamanı gelince gerçekleşir. Biz zamanın imkânlarını değerlendirsek bile dünya işleri kader programına gör cereyan eder. Dili dil yapan cümleler söz ustasından, kalem erbabından sudur ederse tüm zamanlara öncülük eder. Bu itibarla edebi metinler hayatın fihristesi gibidir. Yüzyıllardır okuna gelir, yüzyıllar okuna gider. Kalem kılıçtan keskindir demişler. Ben de diyorum ki kalem düşüncenin dili, gönüllerin sebilidir. İçimdekini kalemin ucuna akıtabilsem ne olabileceğini hissediyorum.

Bu metni kendime yazdım, kalem erbaplarına fısıldadım, umuma yaydım. Düşüncelerimi dinlenmede, duygularımı uykuda bıraktım. Vakti gelince kendiliğinden girdaptan çıkacak, varyantı aşacaklar. Renkler ve dilekler sanat galerisinde arz-ı endam edecekler.

Son Güncelleme (Salı, 30 Mayıs 2017 00:22)

 

PostHeaderIcon Var Olmanın Günümüzdeki Hâli: ”Harcıyorum Öyleyse Varım”

Dört ay önce yayıncı bir dostuma uğradığımda, okumayı sevdiğimi bildiğinden ayrılırken bana bir poşet dolusu kitap verdi. Elimde yapmam gereken işler ve okumam gereken kitaplar olduğu için bu kitaplara o zaman bakamamıştım. Yakın zamanda verilen kitaplara baktım. Kitaplar arasında Harcıyorum Öyleyse Varım(1) isimli kitabı görünce bir tuhaf duyguya kapıldım biraz da hayıflandım.

Bu şekilde etkilenmeme “var olma”nın geldiği aşama sebep oldu. Bu nedenle yazımda söz konusu kitabın kendisinden çok, neoliberal politikalar sonucu “var olma”nın değer yitirip pazar tezgâhına düşmüş bir emtia hâline gelişini başka bir pencereden bakarak anlatmaya çalışacağım. Meram ve ruh halimin daha iyi anlaşılabilmesi için de Gecenin Islığı isimli şiir kitabımda yer alan “Kendim Olmaya Çalışıyorum” başlıklı şiirimle işe başlayacağım. Şiir, tarihsel sıralamaya göre bir nevi “var olma”nın serüvenini anlatmaktadır çünkü:

«düşünür ve bilge insanlardan:

aziz augustinus;

“aldanıyorsam varım”

rené descartes;

“düşünüyorum öyleyse varım”

andré gide;

“duyumsuyorum, öyleyse varım”

ve albert camus;

“başkaldırıyorum, öyleyse varım” diyor.

*

normal ve olanaklının sınırları dahilindeki

kokuşmuş, hafif-defolu ilişkiler ağının sarmaladığı

sıradanlık tiksinti verdiğinden

dahil olamadım ‘sürü’ye, gevşedi ‘herkes’le aramdaki bağ.

elimden başka türlüsü gelmiyor. bu nedenle:

bilge insanların dediklerine ek olarak;

hâlâ “farklıyım, demek ki varım” diyorum

ve kendim olmaya çalışıyorum(2)

Şiirde de görüldüğü üzere eskiden “var olma”nın nedeni ulvi ve deruni nedenlere dayanmaktaydı. Bugün gelinen aşamada ise ne ulvilik (yücelik) ne de derunilik (içsellik) söz konusu, sığ ve ruhsuz bir şekilde ekonomik bir eylemle ölçülür maddiyata evrilmiş bulunmakta.

Böyle olmasının nedeni, küreselleşmenin bir sonucu olarak artık halkların ve devletlerin daha fazla dış etkinin baskısı altında olmasındandır. Bunun olumlu yanı bilgi, para, hizmet ve malın/ürünün (emek hariç) artık sınır tanımayışı, çok hızlı dolaşımıdır. Olumsuz yanı ise tam bir felaket! Sadece bir tek örnek bile felaketin büyüklüğünü gözler önüne serebilir. Örneğin, 2006 yılında yapılan bir araştırmada üç yaşındaki çocukların %70’inin Mc Donald’s logosunu tanıdıkları, ancak bu çocukların sadece yarısının kendi soyadını bildiği, ortalama bir on yaş çocuğun 300-400 tüketim markasına aşına olduğunu, ama 15 kuş ismini sayamadığı ortaya çıkmıştır.(3) Yani karşılıklı etkileşimin bir sonucu olarak en düşük ortak paydaya doğru değersiz bir yönelim söz konusudur. Yemede, içmede, giyimde, kullanılan eşyada, eğlencede, dilde, konuşmada… her şey benzeşiyor veya tekleşiyor. Yaşam biçimleri gittikçe aynılaşıyor. Farkında olmadan bu hayat tarzı hepimizi acımasızca kuşatıp içine alıyor.

Yeni hayat tarzının baskılaması ve çağrısı ile alışverişe çıkıldığında biraz gezinmek, biraz var olan sorunlardan uzaklaşmak, biraz yaşamın sıkıcılığından kurtulmak, biraz ihtiyaçları temin etmek, biraz da sıradan günlük yaşamın azıcık kabuğu kırılmak istenir. Zaten günlerin çoğu monotondur. Bir birinin benzeri ya da fotokopisidir. Bir günün bir öncekinden pek bir farkı yoktur. Bu nedenle, çoğu kez, yağmur yağdığında korunmak için bir saçak altına veya duvar dibine sığınır gibi değişiklik olsun diye alışveriş merkezlerine insanlar kendilerini atar. Var olduklarını kanıtlamak için de gerekli gereksiz harcamalar yapar. Buralarda tüketim çılgınlığı ve isteklerin tutkuya dönüşme hâlleri yaşanır. Sonrasında süzgeçte suyun durmadığı gibi paralar cep veya cüzdanlardan akıp gider. Kurulu çark çalışır ve sistem, “Zenginliği parası az olandan çok olana transfer eder.”(s.31). En nihayetinde uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’in raporunda açıkladığı gibi “8 milyarderin serveti, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının varlığına eşit olur.” (16 Ocak 2017-Gazete ve TV’ler)

Bu yol, “zengini daha zengin yapmak fakire refahı götürmenin en garantili yolu” imiş. ABD ve Britanya’da politikacılar buna “damla etkisi” diyormuş.(s.32)

***

Philip Roscoe, iyi bir teolog ve işletme uzmanı olarak Harcıyorum Öyleyse Varım kitabında küresel boyutta ekonomik formatlamanın gerçek fotoğrafını çekerek çok-uluslu şirketlerin oluşturduğu mevcut sistemin gücünü hakkıyla yansıtıyor. Sistemin merhametsizliğini ekonomik bir lisanla anlatır: “iktisadi işlemler bu karşılıklı zincirlerin kırıldığı işlemlerdir. Hizmet veya ürün karşılığı paranın değiş tokuş edilmesi, tüm ikincil bağları güçlendirmekten ziyade koparır. Bir nesne, satın alındığında bir sahipten diğerine transfer edilmiş olur ve öncesindeki işgücüne, zamana ve mülkiyete dair tüm iddialar feshedilir” (s.13). Ve devamında, “Hatta ekonomiyi hayatımızın en mahrem yerlerine bile davet ettik” deyip malumu ilam eder (s.23).

Kitabıyla ilgili de şunları yazar: “Bu kitapta, satın alma işleminin (ya da harcama da diyebiliriz) çağdaş yaşamın belirleyici bir özelliği olması konusunu tartışıyorum. Harcıyoruz, öyleyse varız” (s.13). Nokta.

(1) Philip Roscoe, Harcıyorum Öyleyse Varım-Ekonominin Gerçek Maliyeti, (Çev: Aydın Çavdar), Ayrıntı Yayınları, 2015 İstanbul.

(2) Müslüm Üzülmez, Gecenin Islığı, Kendi Yayını, 2002 İstanbul, s.52.

(3) Stephen Gren, Gerçek Değer, HSBC Yayınları, 2009 İstanbul, s.140.

 

e-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

web: http://www.uzulmez.info/muslum

Son Güncelleme (Cumartesi, 18 Mart 2017 22:35)

 

PostHeaderIcon HATIRALARIN ÖTESİ

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 8
ZayıfEn iyi 

Hatıraların ötesinde

Bir dağ biliyorum sırtında efsanevi sarnıçlar

Tepesinde bir türbe

Günün ilk ışıkları buseler kubbesini

Dağa bir hilal çizer

Kasabaya selam eder


Kaybolmuş hatıraların eskimiş albümünde

Toprak damlı kerpiç evler ve dut ağaçları

Zerdali sarısına nar rengi karışmış

Dere dere parsellenmiş bir tablo darmadağın

Acının kederin fukara elbisesiyle gezindiği

Biçilmiş ekin tarlaları seriliyor önüme

Tırmıklardan kaçmış başak taneleri

Harman diplerinde buğday habbeleri

Nafaka kokusuyla manzara manzara

Çerçeveleniyor anılarımda...


Dağ mağara tepe ve türbe

Gül bahçe, mevlid ve kandil

Ocak ve ateş, masal ve efsane

Hâf’ızın kavalı

İsmail Hakkı Ozan’ın sesi

Bursalı askerin her gün okuduğu hep aynı şarkı

Köklenen gül tarlalarının inşirahı

Bir hüzün bir buruk gibi

Geçmişle gelecek arasında düşüyor bir zaman boşluğuna

Beynim bozbulanık bir nehir sanki.


Türküler maniler

Akostik armonisiyle arkaik bir tını

Gül kalıntıları betonarme binalar altında

Pekmezli tahin, karlı pekmez

Gül şurubu yayık ayranı biyan şerbeti

Şimdi sadece buruk bir hayal, tatlı bir anı...

Naci GÜMÜŞ

Son Güncelleme (Pazar, 04 Ekim 2015 02:11)

 

PostHeaderIcon Hayat Albümü’nden: 1958 – 1968 Yılları

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfEn iyi 

Babam biraz daha büyüyeyim diye beni İlkokula geç kaydetmek istiyordu. Ben ise bir an önce okula başlamak için can atıyordum. 1958 in Sonbaharında Ekim ayının sonu veya Kasım ayı başlarında merak ve heyecanımı yenemeyerek kendim 1. sınıfa devam eden arkadaşlarımla okula giderek Başöğretmenin yanına gittim. O zamanlar okul müdürünün unvanı başöğretmendi. Başöğretmen de değerli bir insan, çok iyi bir eğitimci olan Yavuz Yavuzdu. Okula kaydolmak istediğimi söyledim, bana yol gösterdi. Nüfus cüzdanım yoktu. Merhum dayım Hanefi Gülsün o zamanlar kaymakamın odacısıydı. Hemen gidip onun vasıtasıyla nüfus hüviyet cüzdanımı çıkarttım, akabinde okula kaydoldum. Önce beni yerleştirdikleri sınıftan daha iyi bir durumda olan ilkokul öğretmenim İbrahim Ekinci’nin sınıfına yerleştirdiler. Çünkü okuma biliyordum. İbrahim Ekinci Hoca 1.90 boyunda 120 kilo ağırlığında heybetli, saygınlığı ve ciddiyeti olan, muhitimizce çok sevilen bir öğretmendi. Herodot diyorlardı. Derin bir tarih bilgisine sahipmiş. Ergani Ortaokulunun, Diyarbakır il merkezinde bir lisenin ve Eğitim Enstitüsünün de Tarih derslerine giriyordu. Ortaokulda da tarih öğretmenimiz olarak dersleri birlikte işlemeye devam ettik.

İbrahim Ekinci aslen Çermik ilçesindendi. İlkokulda bizi 5 yıl okuttu ve çok emek verdi bizlere. Ortaokula kaydolurken de bana veli oldu. Çünkü babam bakır yataklarında Vagonlara, damperli arabalara bakır taşı dolduran bir işçiydi o yıllarda. İzin alamıyordu. İbrahim Ekincili Atatürk İlkokulu yıllarına ait birkaç anekdot aktaracağım. Yıl 1960. I. Dönem karnelerinin verilmesine birkaç gün var. Öğretmenimizin fermuarlı çantası masanın üzerinde ve içinde karneler var. Teneffüsteyiz. 6–7 arkadaş dışarı çıkmamıştık. Bazı çocuklar meraktan karnelere bakalım diye çantayı kurcalarken fermuarını bozuyorlar. Tabii derse giren öğretmenimiz bunu fark edince küplere bindi. Sorgulama başladı. Kimse itiraf etmiyor, bilen de söylemiyordu. Derken öğretmen derste teneffüse çıkmaya öğrencileri tespit etti. Ben de dışarı çıkmayanlar arasında olduğum için sıra dayağından nasibimi almıştım. Sol yanağımda parmak izlerini rahatlıkla hissediyordum. Ben çantayı ellemediğim için, yapanı da bilmediğim için çok zoruma gitmişti. Hemen okuldan kaçarak evde soluğu aldım. Bir müddet sonra babam işten geldi. Bana bir tuhaf baktı, bir şeyler olduğunu anlamıştı. Elini yüzünü yıkadı, iş elbiselerini çıkararak temiz elbiselerini giydi. Sonra bana dönerek: “- Yavrum seni öğretmen mi dövdü?” dedi. Ben, öğretmene küfrü basarak “-evet” dedim.

“-Bak bana hangi yanağını tokatladı bakayım?” ben de sol yanağımı gösterdim. Birden bire öteki yanağıma babam da bir tokat yapıştırmaz mı? Akabinde tuttu beni önüne katarak okula götürdü. Sınıfımızın kapısını çalarak beni öğretmenimizin ayakları altına itekledi.

“-Bu it herif utanmadan sizi bana şikâyet ediyor. Alın ne yaparsınız yapın. Haddini bilsin…” dedi. İbrahim beyin hayret ve şaşkın halini ve bu hadiseden sonra bana çok değer verdiğini hep hatırlıyorum. Ve ben o zaman babamın tek evladıydım.

İlkokulda annemizin diktiği bez çanta kullanırdık. Tahta çantalar da vardı. Onları da çok kullandık. Defter ve kitaplarımız üçüncü hamur kâğıt değil samanlı idi. Öyle ki bazen kalemimiz saman çöplerine takılır, defterde delik açardı. Tabii biraz daha kaliteli ve pahalı defterler de vardı.

27 Mayıs 1960 İhtilalinde ilkokul 2.sınıftaydım. Spor sahasında kurulana çadırları gösterilen filmleri hatırlıyorum. Eski başbakanlardan Merhum Adnan Menderesin maketine yapılan hakaretleri, sokaklarda dolaşan cipleri, söylenen marşları, yüzleri hüzünlü konuşamayan çok insanları hatırlıyorum. Ve 1961 Anayasa oylamasında insanların zorlan evden alınarak okulumuzdaki oylamaya götürüldüklerini net anımsıyorum. Oy kullanma masası sınıfın penceresi yanında, pencerelerde perde yok. Dışarıdan cam kenarında oy kullananlara silah göstererek tehdit edenleri hatırlıyorum. Yöntem şuydu: Açık oy, gizli tasnif ve baskılar…

İlkokulun 2.devresinde yani 4. ve 5. sınıflarda Aile Bilgisi, Yurttaşlık Bilgisi gibi derslerimiz de vardı. Biz 5.sınıfa geçtiğimizde okulumuz uygulama ilkokulu seçildiği için, Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi derslerimiz hangi proje çerçevesinde bilemiyorum; “Toplum ve Ülke İncelemeleri” adı altında bir derste birleşiyordu. Küme çalışması ve araştırmaya yönelik çalışmalar da yapıyorduk. Bu güzel bir şeydi.

Bir gün müfettişler vardı sınıfta. Bir şiir okumamı istediler. Öğretmenim şiir güzel okuduğumu söylemiş olmalıydı. Ben de Kemalettin Kamu’nun ismini hatırlayamayacağım bir şiirini büyük bir coşku ile okumuştum. “-Bu güzel şiiri kim yazmış biliyor musun?” diye sorunca müfettiş, heyecanla ve yüksek sesle “-Kemalettin Kamu diyeceğime Kemalettini” demişim. Bu şiir okumalarım, şiir okuma yarışmalarında aldığım birincilik ve ikincilik ödülleriyle ortaokul ve lise yıllarında da hep devam eder. Şiirlerimi M.Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı ve Fuzuli’den seçerdim hep. Ziya Gökalp’ın bir şiirini de öğretmenimin teklifiyle Ziya Gökalp’ı Anma gününde olsa gerek başarı ile okumuştum. İlçe çapında yapılan bir anma günüydü. Ve ilk kez mikrofona okumuştum.

Şiir yazmaya da ilkokul sıralarında başladım. “Okulum” başlığını taşıyan şiirim teksirle çoğaltılan okul dergisinde yayınlanan ilk şiirim olmuştu. Ortaokul yıllarında Türkçe Öğretmenimiz Cihat Aksoy yönetiminde hazırlanan SEDA isimli duvar gazetesinde şiir ve yazılarım en iyi köşelerde yayınlanacak, her teneffüs öğretmen ve öğrencileri başına toplayacaktı. Hatta olamaz, bunları bu çocuk yazmış olamaz diyen öğretmenleri hatırlıyorum. Maalesef içimde ukdedir, o yazılardan hiç biri bende yoktur.

Müthiş bir okuma merakım vardı. Gazete, dergi ve mecmua parçalarını didikleme ile başlayan okumalar, babamın amcası oğlu Sait ağabeyin, Sait Özkan ağabeyin tahta çantasında veya bavulunda diyelim sakladığı Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Âşık Garip ve Hz. Âlinin Cenk kitapları bir solukta okuduğum ders kitapları dışındaki ilk kitaplar oldu. Bunları bulmaca-bilmece, şiir ve destan kitapları, namaz hocası kitabı takip etti. Gazete ve dergi okuma alışkanlığım sigara alışkanlığı gibi erken başladı. Ortaokul sıralarında Defne, Varlık dergileri, Tercüman, Akşam ve Yeni İstanbul gazeteleri tutku ile okuduğum, takip ettiğim, vazgeçemediğim yayın organlarıydı. Rahmetli Ömer Zeki Defne’nin çıkarttığı Defne Dergisine ortaokul öğrencisi olduğum yıllarda iki metre uzunluğunda bir şiir gönderdiğimi ve ön kapağın iç sayfasının tamamının bu şiiri eleştiren daha doğrusu değerlendiren bir yazının bizzat rahmetli tarafından yazıldığını, o yaşta öyle önemli bir şahsiyetin övgü ve yergisine mazhar olduğumu hatırlıyorum. Maalesef o şiirin de, o derginin de esamesi bende yok. Tarihini de hatırlayamıyorum. Çünkü hatıralarımla birlikte birçok bilgi, belge, dergi, kitap, fotoğraf babam tarafından 12 Mart Muhtırası akabinde yakılmıştı. Lisede ve ileri yıllarda sanat ve edebiyat dergilerine tutkunluğum hastalık halini alacak; Hisar, Fikir ve Sanatta Hareket, Ülkemiz, Türk Edebiyatı ve Diriliş dergilerini yalnız okumayla kalmayıp, hepsinden beşer onar alarak satmaya çalışıyor, satılamayanları bedava dağıtıyordum. Maalesef Büyükdoğu Dergisi ile ancak son döneminde tanışabildim. Ne de olsa taşrada çorak bir iklimde, mahrumiyet içerisinde bir kasabada bulunuyorduk. Buna rağmen 1968, 1969 ve 1970 yıllarında Bizim Anadolu Gazetesinde röportaj, seri yazı ve haberlerim hemen hemen her gün sayfaları dolduruyordu.

Aslında İlkokul yılarında (1958–1963) Hayat, Hatıra ve Hayal dünyamın; coğrafya, mekân ve yaş itibariyle kayda değer çok önemli figürleri, motifleri vardır. Fakat ne yazıktır ki o günlerin fotoğraflarını net yakalayamıyorum. O günlerden kalma resimler de yok. Siluetler, gölgeler, karartılar… Mart 1980, 77. Sayı Türk Edebiyatı Dergisinde “ Kerpiç Ev ve Dut Ağacı” isimli hikâye çalışmam yine o yıllara ait aile hayatımızın bir bölümünün dramatizasyonudur. Dışarıdan bir gözlemci gibi, annemle çektiğim sıkıntıları, sabrı ümitle birleştiren bir yaklaşımla duyurmaya çalıştım. O günleri gözyaşları içerisinde, yazılamayanları da yazarak satırlara götürmek de olabilir. Ama özel yerinde bırakacağım, yazmayacağım. Ancak, hatıra defterim kaybolmasaydı, Günlük Defterlerim on yıl ara ile yakılmasaydı, silik de olsa hatırlayabildiğim kadarıyla, en azından bana göre bugünlere önemli, ilginç ve enteresan şeyler taşınacaktı. Günlük defterimin birini babam yakmıştı, On yıl sonra 12 Eylülde ikincisini ben yakmıştım.

Son Güncelleme (Salı, 02 Ekim 2012 18:32)

 

PostHeaderIcon Erganiden Görüntüler