Erganili Köşe Yazarlarımız
ANKET
Web Sitemizi Nasıl Buluyorsunuz?
 
ÜYE GİRİŞİ
ANKET: Ergani İl Olabilir Mi?
ERGANİ İL OLSUN MU?
 
O Eski Günler / Anılar
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
  • Ergani- Güneydoğunun İncisi
Ziyaretçi Defteri
Sezai KARAKOÇ'un 25 Nisan Konuşması


Get the Flash Player to see this player.

Ziyaretçi Sayısı
mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün256
mod_vvisit_counterDün358
mod_vvisit_counterToplam401794
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 5 konuk çevrimiçi
Site İçi Arama

Aptal insanların çoğu şahsi menfaatlerinin ötesini düşünmeleri çok zor olduğundan kolayca kepazeliklere imza atarlar.

Tigris Haber (Diyarbakır) gazetesinde, yayına başladığı günden beri imkân buldukça bana ayrılan köşede yazılar yazıyorum. Gazeteyi İstanbul’da olmam nedeniyle ancak internet ortamından, gazetenin Web sitesinden takip edebiliyorum.

Sıddık Algül denen şahsında aynı gazetede dizi halinde “Kaybolan Meslekler” başlığı altında yazıları yayınlanıyor. Şu anda görebildiğim kadarıyla Tigris Haber’in Web sitesinde 14 Haziran 2015 tarihinde girilmiş “Kaybolan Meslekler (15)” yayında.

Sıddık Algül’ün köşesinde yayınlanan “kaybolan meslekler”le ilgili on beş yazının hemen hemen tümü her şeyiyle bana aittir. İntihal edilen yazım Haziran 2007’de Ergani’de o zaman günlük yayınlanan Ergani Postası gazetesinde “Kaybolan Meslekler, Kaybolan Nesneler” başlığı altında yayınlandı. Sonra da kendi şahsi sitemde yayına konuldu.

Söz konusu yazım şu anda şahsi sitemde yayındadır. Merak eden okuyucular http://www.uzulmez.info/muslum/makale/meslekler.htm den bakıp inceleyebilir. Sıddık Algül’un köşesinde yayınlanan yazılarla sitedeki yazı karşılaştırıp durumun vahametini görülebilir.

Başta da yazdığım gibi, yazıların yaklaşık %90’ı noktası virgülü ile bana ait. Bu savımın kanıtı olarak benim “Kaybolan Meslekler, Kaybolan Nesneler” başlıklı yazımla Sıddık Algül’ün köşesinde yayınlan yazılarından sadece üç örnek vereceğim. Geriye kalanlara artık sizler karar verin.

Birinci örnek; Kaybolan Meslekler, Kaybolan Nesneler” başlıklı yazımın hemen başlangıç kısmından:

«Kaybolan Meslekler, Tarihe Karışan Nesneler

Zihnim kendi zamanı içinde ilerlemeye ihtiyaç duyar, bir başkasının zamanına boyun eğmez!” -Rousseau

I. Kaybolan Meslekler

Sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin yaşadığı dönemin tanıkları olduğu söylenir. Bu tanıklık, sanatçı ve yazarın uçsuz bucaksız düşsel dünyasında anı, fotoğraf ve yazılarında kalıcılaşırsa bir anlam kazanır. Kanımca sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler topluma karşı sorumlu olduklarından biraz da buna mecburdurlar.

Dünya çok hızlı dönüyor. Teknoloji akıllara durgunluk verecek şekilde gelişiyor, ilerliyor. Alışkanlıklar, yaşam biçimleri, tüketim kalıpları sürekli değişime zorlanıyor, değişiyor. Hızla değişen yaşamın an’larını yakalayıp gelecek nesillere aktarmak, ancak sanatçı, yazar ve gazetecilerin bu görevi yerine getirmeleri ile mümkündür.»

Şimdi Sıddık Algül’ün 19 Mayıs 2015’te köşesinde ilk yayınlanan yazısı olan “Onlarla Beraber Başka Şeylerimizi de Yitiriyoruz Kaybolan Meslekler (1)”in giriş kısmına bakalım:

«Onlarla Beraber Başka Şeylerimizi de Yitiriyoruz Kaybolan Meslekler (1)

Zihnim kendi zamanı içinde ilerlemeye ihtiyaç duyar, bir başkasının zamanına boyun eğmez!” demiş Rousseau…

I. Kaybolan Meslekler

Sanatçılar, yazarlar ve gazetecilerin yaşadığı dönemin tanıkları olduğu söylenir. Bu tanıklık, sanatçı ve yazarın uçsuz bucaksız düşsel dünyasında anı, fotoğraf ve yazılarında kalıcılaşırsa bir anlam kazanır. Kanımca sanatçılar, yazarlar ve gazeteciler topluma karşı sorumlu olduklarından biraz da buna mecburdurlar.

Dünya çok hızlı dönüyor. Teknoloji akıllara durgunluk verecek şekilde gelişiyor, ilerliyor. Alışkanlıklar, yaşam biçimleri, tüketim kalıpları sürekli değişime zorlanıyor, değişiyor. Hızla değişen yaşamın an’larını yakalayıp gelecek nesillere aktarmak, ancak sanatçı, yazar ve gazetecilerin bu görevi yerine getirmeleri ile mümkündür.»


İkinci örnek; Kaybolan Meslekler, Kaybolan Nesneler” başlıklı yazımın ortalarından bir yerden,“Culfacılık/ Dokumacılık” yazımdan:

«Culfa ile culfacı arasındaki ilişki nedir?

Ermenice sözcüklerin Türkçe veya Farsçaya düzenli çevrildiği iddia edilemez. “Culfalı dokumacılar”, culfacılar; “Culfa tezgahları”, culfa olarak neden kısaltılmasın?

Atalarımız da öyle yapmış olabilir. Belki de bu biçimdeki değişikliği Ermeni ustalar yapmıştır. Ermenilerden bez satın alanlar, bazı sözcükleri de değiştirerek benimsiyorlardı. (Kaynak: Armeniansand Russia 1626- 1796 A documentary Record- George A. Bournoutian)

Ergani’de çulfacı var mıydı yok muydu bilemiyorum. Ama dokuma bezlerinin Çermik’en, Malatya’dan getirildiğini hatırlıyorum. Culfacılık Malatyalılar tarafından Çermik’e getirilmiştir.

Faho Dedem (Fahri Değirmenci), Çermik’te en tanınmış culfacılardan biriydi. Onun culfa tezgâhı başında oturuşu, mekiğin elinde balık gibi, ipliklerin arasından bir sağa bir sola kayışı, mekiğin gidiş gelişine paralel dedemin elleriyle otomatik olarak mekiği yakalayışı ve yeniden atışı, ayaklarının peryodik olarak bir inip bir kalkışı ve en önemlisi tezgâh başında vakurlu bir şekilde boynundaki mahrama denilen büyük mendille alın terini silişi halen gözlerimin önündedir.»

Şimdi, Sıddık Algül’ün köşesinde 4 Haziran 2015’te yayınlanan “Kaybolan Meslekler (12)”e bir gözatalım:

«Culfa ile culfacı arasındaki ilişki nedir?

Ermenice sözcüklerin Türkçe veya Farsçaya düzenli çevrildiği iddia edilemez. “Culfalı dokumacılar”, culfacılar; “Culfatezgahları”, culfa olarak neden kısaltılmasın?

Atalarımız da öyle yapmış olabilir. Belki de bu biçimdeki değişikliği Ermeni ustalar yapmıştır. Ermenilerden bez satın alanlar, bazı sözcükleri de değiştirerek benimsiyorlardı.(Kaynak: ArmeniansandRussia 1626- 1796 A documentaryRecord- George A. Bournoutian)

Ergani’de çulfacı var mıydı yok muydu bilemiyorum. Ama dokuma bezlerinin Çermik’ten, Malatya’dan getirildiğini hatırlıyorum. Culfacılık Malatyalılar tarafından Çermik’e getirilmiştir.

Faho Dedem (Fahri Değirmenci), Çermik’te en tanınmış culfacılardan biriydi. Onun culfa tezgâhı başında oturuşu, mekiğin elinde balık gibi, ipliklerin arasından bir sağa bir sola kayışı, mekiğin gidiş gelişine paralel dedemin elleriyle otomatik olarak mekiği yakalayışı ve yeniden atışı, ayaklarının peryodik olarak bir inip bir kalkışı ve en önemlisi tezgâh başında vakurlu bir şekilde boynundaki mahrama denilen büyük mendille alın terini silişi halen gözlerimin önündedir.»

Sıddık Algül burada dikkatsizliği sonucu bariz bir şekilde yakayı ele vermiş, hırsızlığında suçüstü yakalanmıştır. Yazıda isim olarak anılan Faho (Fahri Değirmenci) benim dedemdir. Sıddık Algül’e sormak lazım, Fahri Değirmenci isminde Culfacı bir dedeniz var mı?

[“Culfacılık/ Dokumacılık” başlıklı yazım daha sonra yeniden gözden geçirilerek “Çermik’te Culfacılık ve Culfacılar” başlığı altında “Yazılı Kaynaklarda ÇERMİK” adlı kitabımda (Kent Işıkları, 2012, İstanbul, s. 180-184) yerini almıştır.]


Üçüncü örnek; Kaybolan Meslekler, Kaybolan Nesneler” başlıklı yazımda yer alan “Hancılık ve Nalbantlık”ın giriş kısmından:

«Hancılık ve Nalbantlık

Evlerinin önü handır
Yanar yüreğim külhandır

Eskiden otel ve motorlu taşıt yoktu. Başka il ve ilçelerden yük ve binek hayvanlarıyla gelenler veya köylerden hayvanlarıyla ürünlerini pazarda satmaya getiren köylüler, hem kendileri, hem de hayvanlarıyla birlikte kervansaraylarında veya hanlarda kalırlardı. Han sahiplerine veya işletenlere hancı denirdi.

Ergani’de kervansarayı olduğunu duymadım, ama Hilar’da Riya Bezirgana’yı (Bezirgan Yolu’nu) duydum. Bu yol, Anadolu’dan gelip, Diyarbakır üzerinden Mezopotamya ve doğuda İran’a, Çin’e giden büyük bir ticaret yoludur. Şimdi arkeolojik kazı yapılan Çayönü tepesiyle çayın arasından geçerdi. Kazı sebebiyle bu yol kayboldu.»

Sıddık Algül’ün 15 Haziran 2015’te köşesinde son yayınlanan yazısına, “Kaybolan Meslekler (15)”in giriş kısmına bir bakalım:

«Hancılık ve Nalbantlık

Evlerinin önü handır
Yanar yüreğim külhandır

Eskiden otel ve motorlu taşıt yoktu. Başka il ve ilçelerden yük ve binek hayvanlarıyla gelenler veya köylerden hayvanlarıyla ürünlerini pazarda satmaya getiren köylüler, hem kendileri, hem de hayvanlarıyla birlikte kervansaraylarında veya hanlarda kalırlardı. Han sahiplerine veya işletenlere hancı denirdi.

Hilar’da Riya Bezirgana (Bezirgan Yolu’nu) olduğu çevre köylüler tarafından söylenmektedir. Bu yol, Anadolu’dan gelip, Diyarbakır üzerinden Mezopotamya ve doğuda İran’a, Çin’e giden büyük bir ticaret yoludur. Şimdi arkeolojik kazı yapılan Çayönü tepesiyle çayın arasından geçerdi. Kazı sebebiyle bu yol kayboldu.»

[Sıddık Algül Nalbant Güven (İşçi)’nin bir atı nallarken çekilmiş fotoğrafına da yer vermiş köşesindeki yazıda ve altına da Nalbant Güven İşçi iş başında” diye yazmış. Bu fotoğrafı Erganili gazeteci dostum Esat Taştekin benim için çekip göndermişti. Yazımdan alınan bu ve diğer fotoğraf ve desenlerin hiç birinde, yazılarda olduğu gibi kaynak göstermemiştir. Sıddık Algül Nalbant Güven’i nerden tanıyor acaba?]


Bu üç örnekte de görüldüğü gibi yazılar noktası ve virgülüyle bana ait. Aynı gazetede yazılar yazıyoruz. Yapılan ayıbın ötesinde emeğe saygısızlıktır, açıkçası hırsızlıktır. Yasalarımıza göre de suçtur.

Sıddık Algül!
Başkasının emek verip yazdıklarını araklayarak gazete ve web sitelerinde yazılar yazabilirsin, ama hatırlatmak isterim:

Kendisi yazmış gibi sunanlar yazar olamaz! Olsa olsa yazar müsveddesi olur. Ne yapmak istiyorsunuz anlamış değilim. Sizden, şimdilik yasal haklarım saklı kalmak kaydıyla ciddi bir AÇIKLAMA bekliyorum. (17 Haziran 2015)


Not: Bu yazımı yayınlanması için 18 Haziran 2015 tarihinde Tigris Haber Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürü Mehdi Tanaman ve diğer gönderdim, birkaç kez de telefonla görüştüm. Ama maalesef yazım gazetede yayınlanmadı.


e-posta: Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
web: http://www.uzulmez.info/muslum

Son Güncelleme (Cuma, 19 Haziran 2015 22:01)

 

Hüzün ve burukluğu, bu sessiz fırtına sağanağında acının derinliğine itmeli. Bedeninin ve ruhunun gerilmelerine, gel–git salvolarına aldırmadan beklemek ve sabretmek. Şems-i Tebrizi lisanıyla: “Gençliğimde aradığımı yaşlılığımda buldum. Ya ben erken geldim, ya sen geç kaldın vuslata, neylersin kader.” Ama Şems yanılıyor olabilir. Zira gelecek çok hızlı geliyor. “İnsan beklemeyi genellikle, artık bekleyecek bir şeyi kalmadığı zaman öğrenir” dese de Voltaire; beklemek sabır nöbetiyle son nefese kadar devam edecektir. Lakin bitmeyecektir. Son nefesten sonraki beklemeler; “kabirde beklemek, diriliş günü’nü beklemek, hesap günü’nü beklemek” beklemeleri sabırla nasıl sarmaş dolaş olacak sualine Yüce Yaradan Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (2/155 - Bakara) beyânıyla ışık tutuyor aslında.

Beklemek ve sabretmek. Sanki özdeş iki kelime. Hararetli bir sabır, beklemenin enerjisidir. Belki hoş bir mutluluğa, güzel bir sona götüren bir hal. Zihin karışırsa, kafa bulanırsa sabır lekelenebilir, hayal kırıklıkları yaşanabilir. Sebepsiz beklemeler, kararsız beklemelerse ziyandır. Geçen zamanı hiçbir maddi güç geri getiremez. Asil bir bekleyişte feryat yüreğe gömülmüştür. Acı gönülde gizlenmiştir. O süreçte dua kendine en iyi mecrayı bulmuş olmalı.

Beklemek ve Sabretmek acı gelse de, mükafatın sancısıdır. Meyvesi tatlı olacaktır. Başka zamanları, başka aktörleri beklersek,  buna tesadüfler ihtimalini eklersek beklediğimiz neyse gelmeyecektir. Çünkü beklediğimiz kendimiziz. Kendimizi beklemek doğru zamanda, doğru mekânda sabır örtüsü altında. Beklemenin mühleti anladığımız andır. Kendimize geldiğimiz demdir. Sabır gömleğini giymek umut yüklenmek, gelecekte güzel şeyler olacaktırı sezinlenmektir. Hayalleri süslemek, fenalıktan, tehlikeden uzak durmaktır biraz da. Kişinin amel ve niyeti ile orantılı bir süreçtir beklemek ve sabretmek.

Daha ötesini, ötesinin ötesini kurcalayan derinliğe düşmeden beklemek. Uçurumların kenarında,  fırtınalara açık alanda konumlanmak akıl emanetine ihanet olabilir. Sabır örtüsü altında beklerken düşünce yağmuruna tutulmak ihtimali de vardır. Fırtına eser, yağmur yağarsa direnme gücünü sabırla dost duadan almak çare olabilir. Ya çocuklar, geleceğin yükseliş unsurları, aile bahçesinin çiçekleri beklemeyi ve sabrı bilmiyorlarsa, öğretilmemişse; beklemek zor, sabır acı gelecektir. Huysuzluk, mutsuzluk o şirin varlıkları sarsacaktır. Yetişmeyi beklemek, olgunlaşmayı beklemek, kavuşmayı beklemek, sevgiliyi beklemek, sevdiklerini beklemek, emeğinin, alın terinin karşılığını beklemek sabrı öğretirse de; sabır öyle bir olgudur ki olgunluğun zirvesidir.

Son Güncelleme (Cumartesi, 25 Nisan 2015 23:04)

 

Hava Durumu